toplu blog ortamı

Canım Kardeşim ve Zavallı Dünya / İdil Kacar / Gündem

Canım Kardeşim ve Zavallı Dünya

‘Çağdaş’ dünyanın günümüzdeki şeklini almasında büyük çoğunlukla fetihlerin, salgın hastalıkların ve soykırımların etkili olduğu söylenir. İnsanlık tarihi, yerleşik yaşama geçip de merkezi yönetim sistemlerini benimsediğinden beridir şiddet ve türevi kavramlar, gücün ve idarenin elindeki en önemli araç olarak yerini almış almasına da tarihsel yazınlarda şiddet hikayelerinin kahramanlık hikayelerine dönüştürülmesine neden dur denememiş olduğuna anlam veremiyorum. Güç ve iktidar hırsı bulaşıcı genetik bir hastalığa benziyor. Güç el değiştirse bile beraberinde getirdiği ahlak dışı unsurları asla kaybetmiyor ve bir sonrakine devrediyor. Dolayısıyla yeni gelen kendisi de aynı canavara dönüştüğünden eskinin tarihine dokunmuyor. Tıpkı 97 yaşındaki birine verilen ve fiilen gerçekleştirilemeyecek olan müebbet cezanın, mevcut güce malzeme edilmesi ve geçmiş acıların bir bedeliymiş gibi sunulması örneğinde olduğu gibi..

Fetihlerin ve salgın hastalıkların özü olmasa bile biçimi zamanla değişime uğramış. Oysa soykırımlar bu üçlünün içerisinde en şeytani olanı. Kardeşin kardeşi katletmesine ilişkin dini öyküleri hepimiz biliriz. Bu, teolojik olarak insanın doğasında kardeşine kıyabilme içgüdüsünün olduğunu göstermektedir. Ahlaki açıdan ise çeşitli tartışmalar mevcut. Soykırımların mantıksal dayanaklarını dinlediğinizde ulvi amaçlarla yapıldığına ikna edebilecek felsefeleri olduğunu görürsünüz. Mevcut koşullarda mevcut toplumlar için fayda sağlayan bir eylemdir ve kimi zaman zorunluluk kimi zaman da savunma dürtüsü olarak karşımıza çıkar. Soykırım, toplumsal bir empati eksikliğinin en net örneğidir ve gücün devamlılığı noktasında ilkel mantığın öne çıkmasından öteye de gitmez.

Bugün Orta Doğu’nun kanını içmekte olan güçler, bölge insanına bir nevi soykırım yapmaktadır. Bunu yeri gelince kardeşi kardeşe vurdurarak, yeri gelince de bizzat kendisi dahil olarak gerçekleştirmektedir. Bölgenin üzerindeki kara bulutların dağılması mümkün gözükmese de yıllardır orada neden öldürüldüğünü asla algılayamayacağım ve de anlatamayacağım çocukların varlığı beni dehşete sürüklüyor. Neden ölmek zorunda olduklarını anlamayan yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanların varlığıysa çaresizliğe. Ben bir sosyolog, siyaset bilimci ya da şu an bu mevzulara bilimsel açıdan yaklaşan herhangi biri değilim. Tamamen akıl ve kalp bütününde şunu söylüyorum: böyle bir dünya gerçekten ama gerçekten kötü değil mi sizce de?

Son bir yıldır neredeyse katliam videosuna rastlamadığım bir gün bile geçmedi. Üzerine konuşup umutsuz insanlar olmamızdan korkup, yok sayamadan var saymanın tedirginliğini duydum hep. Öyle savurgan bir gündemimiz var ki normalleştirilen şiddet hikayelerinin hepsi, üzerimizde tahammülsüz bir basınç uyguluyor. Birikiyor birikiyor fakat taşacağımız anı yakalayamadan sürükleniyoruz. Toplum öfke doluyor. İdeolojik tapınmaların insan hayatı üzerinde bir güç olması ve onu hiçe sayması asla kabul etmeyeceğim bir şey. Farklılıklar yüzünden duyulan öfke, benzersizliğimizi sürekli inkar eden zavallı ruh halimizin eseri olmaktan öte değil aslında. En ufak olayda nefret söylemleri gırla gidiyor. Irak’a bakıp Müslüman Müslüman’a bunu nasıl yapar diyenler köşe başındaki Kürt, Ermeni ya da Alevi kardeşine aynı şeyi yapabilecek şekilde öfkeyle dolu olduğunu fark etmiyor bile. Belki bilirsiniz Azam Ali adında İran kökenli müzisyen bir kadın var. En son İzmir’e konsere geldiğinde şöyle anlattı: “Bu ülkeyi çok seviyorum çünkü burası kendi ülkeme en yakın topraklar. Kendi ülkemde söyleyemeyeceğim şarkıları kardeşlerime buradan yolluyorum. Ülkem nasıl bu hale geldi üzerinde çok düşünüyorum. Çeşitli nedenleri var elbette. Fakat size tek bir şey söyleyeceğim: bir olun. Biz bir olamadığımız için yok olduk”. Soykırımlar toplumsal empati noksanlığıysa, ırkçılık da bireysel empati noksanlığı olarak kayda geçiyor. İkisi de tedavisi şu an mümkün olmayan hastalıklar arasında en tehlikeleri. Dünya insanlığın elinden kayıp gidiyor ve bu durumda beni en çok tedirgin eden oğlumu böyle bir dünyada tek başına bırakacağım düşüncesi oluyor. Bazense iyi ki onu bırakacağım diyorum.

Bir sabah Finlandiya’da falan uyansam boşluğa düşer miyim acaba? Ya da ilkel bir kabilenin tam ortasında bulsam kendimi. Dünyanın geri kalanında kıyamet kopmakta oysa hiçbiri benim günahım değil derim belki. Peki o zaman bunca günah kimin?

İdil Kacar

canimkardesimve

YORUM YAZ


Henüz yorum yapılmamış.