toplu blog ortamı

Hşşşt! Sait Faik Duymasın… / Serap Telöz / Kültür Sanat

Hşşşt! Sait Faik Duymasın…

Ne yazık ki özellikle son dönemlerde verilen edebiyat ödülleriyle birlikte soru işaretleri ve kuşkular büyümekte. Günümüzde git gide ticarileşen yayın sektörünün gözbebeği haline gelen edebiyat ödülleri, bir değerden çok pazarlama argümanı olarak öne çıkmakta. Hal böyle olunca kitap/yazar yetkin olsun olmasın piyasanın önde gelen yayınevleri pastanın büyük kısmını afiyetle yemekte. Hepsi için aynı şey geçerli midir, elbette değildir.

Jüri üyeleri de nihayetinde insandır, gönderilen eserler en fazla beş-altı kişinin öznel tercihleriyle seçilmektedir. Eş-dost, arkadaş-sevgili, ahbap-çavuş ilişkilerinden, yayınevlerinden, beklentilerinden (kitaplarının yayımlanması gibi), var olan konumlarının perçinlenmesine kadar birçok sorunsala nasıl ve ne kadar yabancılaşabilirler? Jüri üyeleri kadar eser gönderen yazarın da hassas davranması gerekmez mi? Uzun zamandır edebiyat camiasında yer alan, iyi ya da kötü edebiyatta bir yer-isim edinmiş büyüklerimizin ısrarla yarışmalarda olma kaygısını da anlamış değilim. Edebiyat ödüllerinin amacı bu isimleri perçinlemek, maddi manevi desteklemek değil; gençlerin önünü açmak, destek olmak, ilerleyişine katkıda bulunmak, yetkin eserleri teşvik etmek olmalıdır. Her iki duruma da örnek gösterilebilir. İlk duruma örnek verecek olursak; Erdal Öz Ödülü/Cemil Kavukçu, Orhan Kemal Roman Armağanı/Hasan Özkılıç ve birçok edebiyat ödüllerinde büyüklerimizin isimlerini sıkça görmekteyiz. Mesele elbette bu yazarlarımız ve eserleri değildir, ancak neden böyle bir ihtiyaç duyumsarlar anlamakta güçlük çekiyorum. Oysa birçok yazarımız, mesela Yusuf Atılgan’ımız bir yarışmadan çıkmamış mıdır? Biraz da ödüllerdeki çaba bu değil midir, kaygımız yeni eserler, yeni soluklar, yeni isimler değil midir ya da bu olmamalı mıdır? İkinci duruma da örnek verecek olursak; Haldun Taner Öykü Ödülü/Kerem Işık, Selçuk Baran Öykü Ödülü/Hakkı İnanç, Sait Faik Öykü Ödülü/Sine Ergün (Bu kitaptaki hatalara aklım ermedi). Kerem Işık, Hakkı İnanç, Ahmet Büke, Yalçın Tosun, Irmak Zileli gibi genç arkadaşların ödülle anılması mutluluk verici. Bence olması gereken de budur. Ancak genç olmak tek başına yeterli değil elbet, eserlerinin de dil ve kurgu bakımından hak etmesi gerek. Mesela Sait Faik Öykü Ödülü bir yıl Ahmet Büke gibi sağlam bir kaleme verilirken, diğer yıl dil ve kurgu bakımından bana kalırsa zayıf bir esere ‘Bazen Hayat’a Sine Ergün’e ya da Fadime Uslu’ya verilebiliyor.

Dediğim gibi ödüllerin, jüri üyelerinin kriterleri, öncelikleri değişebiliyor. Gönül isterdi ki yiğidin hakkı her zaman yiğide verilsin. Bizlerde çoğu zaman yenilesi oluyor.

Jüri üyeleri, çıkarların, menfaatlerin, isimlerin, ilişkilerin, yayınevlerinin değil; metnin, edebiyatın temsilcileri ve savunucuları olmalıdır. Böyle olursa bir nebze yol alabiliriz. Bir jüri üyesi eşini, sevgilisini, dostunu, yayınevini kayırmamalı ya da bir editör yayınevinin açtığı bir ödüle katılmamalı, yaşı, ismi, edebiyatı bir noktaya ulaşmış yazarlar, yayınevleri ısrar etse de en başta kendileri onay vermemeli böyle durumlarda. Çünkü bunlar ne etiktir ne de saygın davranışlardır. Aksine değer katacağına insanın değerini azaltır.

Elbette ki ödüller kıstas alınmamalı. Nasıl ki günümüze dek hiçbir ödüle dahi katılmamış ancak edebiyatımızda adını kazımış, köşe taşı olmuş yazarlarımız varsa; ödül almış ancak adı sadece ödül tarihçelerinde kalmış yazarlarımız da olacaktır. Kimse kimseyi kandırmasın, haksızlıklar olsa da iyi metinler er ya da geç değerine ulaşacak ve kalıcı olacaktır.

Bu bağlamda yeri gelmişken Sine Ergün’ün kitabına değinerek yazımı sonlandırayım. Sait Faik ödülünü almadan önce bir abimin tavsiyesiyle Sine Ergün’ün Bazen Hayat adlı kitabını alıp okumaya başlamıştım. Ancak ne yazık ki kitabı bitirmekte zorlandım. Aynı zamanlarda Notos Öykü’de Semih Gümüş ile yapılan bir söyleşisiyle karşılaştım. Öykü yazarımızın bazı söylemleri beni hem şaşırttı hem üzdü hem de yayıneviyle ilgili düşündürdü. Yanlış anımsamıyorsam Semih Gümüş’ün bir sorusuna cevaben, kitabında hiçbir editöryel çalışma ve düzeltme yapılmadığını, hatta ortada böyle bir kitap bile yokken basılma kararı alındığıyla ilgili bilgi veriyordu. Bu ya yayınevinin yazara ne kadar güvendiğini ya da özensizliğini gösteriyor. Yayınevlerinin böylesine bir sorumsuzlukla okurun önüne çalışma yapılmamış, hatalarla dolu bir eser koyması okura yapılan haksızlık diye düşünüyorum. Genç öykücümüzle ilgili övgü dolu yazılar da okudum. Katılmamakla birlikte genel kanı yazarın basit, yalın bir anlatım kullandığı ve dikkat çeken, gelecek vaat eden bir öykücü olarak gösterilmesi. Bazı yazılarda da minimalist öykücü olarak bahsedilmiş. Ülkemizdeki başka bir yanlış tanımlama da bu sanırım. Her gördüğümüz kısa öyküye minimalist öykü yaftasını konduruveriyoruz. Oysa minimalist öykü bu değildir. Minimalist öykü çok katı kuralları olan bir öykü yazım/anlatım tekniğidir. Bunu bir başka yazımıza bırakıp Sine Ergün’ün ilk öyküsü Anlatıcı’ya bir göz atalım. Öykü, bir arkadaş topluluğunda geçiyor. Kimsenin birbirini dinlemediği, gençlik bunalım ve aşklarının anlatıldığı bu ortama daha sonra katılan Anlatıcı’mızın tanık olduğu bir durumu anlatmasıyla devam eder. Ancak metinde Anlatıcı’yı anlatan bir anlatıcımızın olması, bu iki anlatıcımızın anlatılarının aynı cümle ve paragraf içerisinde geçmesi, ayırt edici bir biçim tercih edilmemesi hem metnin hem de konunun dağılmasına, anlam kaymalarına neden olmuş. Ayrıca metinlerdeki dil, cümle, yanlış kelime seçimleri ve imla yanlışları da okumayı zorlayıcı unsurlar.

“Evde canım sıkılmıştı, çıktım bir kafeye oturdum. Sürüsüne insan vardı.” Sf. 15

Sürü kelimesi insan toplulukları için değil hayvan toplulukları için kullanılan topluluk ismidir. Evet belki dilimize yerleşmiş ve kalabalık insan toplulukları için de kullanılmaktadır ancak bu ne doğru olduğunu ne de özellikle bir edebi metinde kullanılabileceğini destekler. Faklı bir cümleyle o ortamı daha edebi bir dille anlatabilirdi.

“Bir tek bir sigarayı söndürüp ötekini yaktığını fark etmiştim.” Sf. 16

Cümle içerisinde ve metnin genelinde birden fazla kullandığı (bir, kadın, adam, dedi vs.)  kelimeler dildeki yetersizlik hem okumayı keyifsiz hale getiriyor hem de edebilikten uzaklaştırıyor öyküyü.

“Kadınla adam gözümde canlandı. Adam şüphesiz kamburdu. Üstünde beyaz gömlek vardı, altında kot ya da siyah pantolon. Hangisiyse de altına mokasen ayakkabı giyiyor olmalıydı.” Sf. 16

Bu paragrafta ve devamında Anlatıcı’nın anlattıklarından yola çıkarak zihninde ânı canlandıran karakterimiz, tahminlerde bulunuyor. Paragrafın başındaki bu cümlelerde karakterin kendi tahminlerinin bazı cümlelerde kesinlik ifadeleriyle yer alması, yüklemlerde hem kesinlik hem de varsayım içermesi anlatım karmaşasına ve yanlışlığına yol açmış.

“Sustu, önüne baktı. Paketine uzanıp sigara aldı, yaktı, nefes çekti. Sonra, Uzunca süre sessiz kaldılar, dedi, konuşmanın nereye varacağını merak ediyordum, belliydi aslında, yine de merak ediyordum.” Sf. 17

Bu paragrafta da hem yazım hataları hem de anlatım ve cümle yapısı bozuklukları dikkat çekiyor. Ayrıca aynı cümlede hem Anlatıcı’nın hem de anlatıcıyı anlatan anlatıcının aktarımlarının olması karışıklığa yol açmış.

Sine Ergün’ün kitabındaki bu örnekler çoğaltılabilir. Gözleme dayalı anlatılardan oluşan kitap, yazarın ikinci kitabı.

 

Serap Telöz

direngennot: Bu yazı Çini kitapta da yayımlanmıştır.

YORUM YAZ


Henüz yorum yapılmamış.