toplu blog ortamı

Lirizm ve Kadın / Nesrin Z. İnankul / Kültür Sanat

Lirizm ve Kadın

Lirizm genellikle duygulu söylem olarak tanımlanır. Bu yeterli bir tanım değildir. Lirizmi; bir şairin duygularını içinden geldiği gibi, sansürsüz, korkusuz, coşkuyla şiirine aktarması olarak tanımlayabiliriz.

Yaşadığımız evrende gelişen birçok olayları her insan farklı farklı algılar. İnsanlar nasıl biri olursa olsun, etki alınca mutlaka bir tepki oluşturur. Kaynak aynı olduğu halde, gelişen olaylar karşında verilen tepkiler farklıdır. Tepki fiziksel ya da düşünsel olabilir. Yurdumuzda yaşanan son Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi kimi fiziksel eylemlerde bulunur, kimi slogan bulur, kimi mizah üretir, kimi karikatür çizer, kimi müzik yapar, kimi şiir, öykü, roman, anı vb. yazar. Fiziksel tepki eylemsel, düşünsel tepki duygusaldır. Tepki verirken algılarımıza hiçbir sansür (denetim) uygulamıyorsak lirizm başarılı olur.

Yasaların yanı sıra yazılı olmayan ahlak kuralları, gelenekler, töreler bireyi sansüre (denetime) iter. Sonra bu sansür otosansüre (kendine uygulanan sansür) dönüşür. Verdiğimiz tepkinin kimyası bozulur. İfade özgürlüğümüzü yitiririz. Lirizm kişinin kendisini sınırlamadan, hiçbir baskıyı dikkate almadan, özgürce ve korkusuzca yazmasıdır.

Dünya lirik şiirinin başlatıcısı Yunan kadın şair Sappho (Safo) ‘dur. M.Ö. 7. Y.Y. sonu ile 6. Y.Y. başlarında yaşamıştır. Aristokrat bir ailenin kızıdır. Bugünkü adı Midilli olan Lesbos Adası’nda yaşamıştır. Bir Afrodit tapınağına bağlı şiir okulu kurmuştur. Bu okula sadece kızları almıştır. Bu nedenle eşcinsel olduğunu söyleyenler de vardır. Batı şiir geleneğinde lirik şiir kolunu ilk açan ve ilk ürünlerini veren Sappho kabul edilir. Şiire bireyi, bireyselliği ilk sokandır. Yaşadığı dönemde adından çok söz edilmiştir. Üzerinde Sappho’nun resmi olan paralar basılmış, seramikler yapılmıştır. Sappho, coşkuyla, içtenlikle duygularını şiirlerinde işlemiştir. Kırılgan, korkak yanlarını hiç çekinmeden ortaya koymuştur. Bazı söylencelere göre bir denizciye ya da öğrencisine aşık olmuştur. Aşkına karşılık bulamayınca kendini öldürerek yaşamına son vermiştir. Bazılarına göreyse evlidir ve bir kızı vardır. Yararlı bilgiler dağıtan, yol gösteren, ders veren bir bilge olarak da görülmüştür. Söylediği sözler övgü ve öğüt mahiyetindedir. Anlattıkları İliada ve Odessia’yı da çağrıştırır. Günümüze çok az şiiri kalmıştır. Şiirlerini Türkçeye Azra Erhat, Cengiz Bektaş çevirmiştir.

Türk şiirine lirizm açından bakarsak, yazılan şiirlerin çoğu eksiktir. Kadın şairlerde bu eksiklik daha fazladır. Gerek ülkemizde gerekse dünyada kadınların büyük bir baskı altında olduğu hep söylenir, yazılır. Doğrudur da. Ancak erkek de özgür sayılmaz. Ne var ki kadının üzerindeki baskı daha fazladır. “Başkaları ne der?” korkusu, çekincesi hep vardır. Kadın erkeğe göre daha çok özgür olamıyor, olsa da bunu düşüncelerine, duygularına yansıtamıyor. Böyle olunca da yazılan şiirlerin çoğu kavramsal olup lirikliğini yitiriyor.

Feminizm, kadının sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel haklarını çoğaltma, erkeğin düzeyine çıkarma amacını güden bir düşünce akımıdır. Kadının, erkekle eşit düzeyde olmasını hedefler.

Yıllar boyunca Batıda kadın, hep arkaya itilmiş, sahip çıkılmamıştır. Türklerdeyse kadın, erkekten farklı ama ona eşit bir insan olarak saygı görmüştür. Hanların, hakanların yanında eşleri de yer almıştır. Çıkarılan bir ferman “Hakan ve hatun buyurur ki …“ diye başlardı. Hatun sözcüğü olmayan ferman geçersiz sayılırdı. Ancak Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra İslam kurallarının yanlış yorumlanması nedeniyle Türk kadını, erkeğin arkasında yer aldı ve çoğu sosyal, ekonomik haklarını yitirdi. Ardından İstanbul’un fethiyle Bizans kültürünün (özellikle saray çevresinde), Arap Yarımadası’nın, Mısır’ın fethiyle Arap kültürünün etkisinde kaldı. Kadınlar sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel ortamlardan silindi. Adeta dört duvar ardına hapsedildi. Batıdaki kadın, hiç sahip olmadığı haklarını almak için mücadele verirken, Türk kadını; bir zamanlar sahip olup da yitirdiği hakları geri alamak için mücadele verdi. Kırsal kesimde erkeğiyle yine yan yana çalışan kadın, şehirlerde eve hapsedildi. Sokağa çıkması yasaklandı, çarşaf giydi, yüzünü peçe ile örttü. Çok eşlilik başladı.

Osmanlı, kadını gerilere iterken Batıda kadın hareketleri oldukça yoğundu. Özellikle 19. Yüzyıl ‘da kadınlara haksız davranıldığına dair kanı daha da arttı. Bu inanç arttıkça da Feminizm daha organize bir hareket haline dönüştü. Osmanlı Devleti, Batı’daki kadın hareketleri ve hakları konusunda bilgi sahibi olunca, Tanzimat Döneminde kadınlara sınırlı da olsa sosyal yaşamı açmaya başladı. Kadın dernekleri kuruldu, kadınlar kamusal yaşamda yer almaya başladı. Ancak yine de Osmanlının geleneksel yapısı korundu. Kadınlar çoğunlukla hayır cemiyetlerinde oyalanmaya başladı.

19. Yüzyıl sonlarını Osmanlı kadın hareketlerinin başladığı yıl kabul edebiliriz. Toplum; Fatma Aliye, Emine Samiye gibi kadın düşünürlerle tanıştı. Fatma Aliye, ilk defa basında kendi imzasıyla yer alan yazardır. Emine Samiye, kadınların ilerlemesinin ve kurtuluşunun yine kadınlarla olacağını düşünen ve savunan biridir. Tanzimat Döneminde bir kadın gazetesi bile çıkartıldı.

Kurtuluş Savaşı’nda erkeklerin çoğu savaşa alındığından kadınların işgücüne ihtiyaç duyuldu. Kadınlar zorunlu olarak ekonomik ve sosyal yaşamda yer almaya başladı. Türkiye Cumhuriyet’inin kurulmasıyla Mustafa Kemal, kadınlara beklediklerinden daha çok haklar verdi. Atatürk kapılarını medeniyete açınca Türkiye’de Feminizmin varlığı ciddi olarak hissedilmeye başlandı. Kadın hareketinde birçok lider ortaya çıktı. Nezihe Muhiddin, Sabiha Sertel, Halide Edip Adıvar gibi…

1926 Yılında Medeni Kanun kabul edildi. Böylece çok eşliliğe son verildi,evlenmede ve boşanmada kadın söz sahibi oldu. Mirasta erkekle ayhı haklara sahip oldu, mahkemede şahitliği kabul edildi. 1934 Yılında çıkarılan yasayla da kadına milletvekilliği seçme ve seçilme hakkı verildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde içinde kadının da olduğu sosyal, modern bir yaşam oluşmaya başladı. Ellili yıllarda eğitimli kadınlar yoksul kesimdeki kadınlara manto, eşarp dağıttı.

Yetmişli yıllara gelindiğinde kadınlar; kısa saçlı, alçak topuklu ayakkabı, dar pantolon giyen, makyajsız yüzlü bir görünüm aldı. Dişilikten soyunan kadın, “bacı“ kavramını oluşturdu. Siyasette yer alan Behice Boran, kadınların yüzünü sosyalizme çevirmeyi başardı. Kadınlar, sadece kendileri için değil geleceğin sosyalist düzeni, emekçiler için de mücadele veriyordu.

Ülkemizde en önemli kadın hareketleri 80’den sonra başlar. Bu dönem kadının kimliğini arama dönemidir. 80 Askeri Darbesindeki baskı ve acılar kadınları da etkilemiştir. İşkenceye, tecavüze uğrayan; gözaltılarda, işkencelerde yakınlarını yitiren. Işini yitiren, sokağa düşen kadınların sayısı hiç de az değildir.

1984’ten sonra sol grup içinde bulunan bazı kadınlar yüzlerini soldan çevirerek sadece kadınları ilgilendiren bir hareket başlatırlar. Eşitlikçi, sosyalist, radikal, feminist vb. kadınlar birlikte hareket etmeye başlarlar. Sokak eylemleri, kampanyalar, gösteriler, sosyal faaliyetlerde bulunurlar.

Amaçlerı:

Kadını özel alanın, aile duvarlarının dışına çıkarmak

Kadını kamusal alanda ve özel yaşamda erkekle eşit statüye kavuşturmak

Geleneksel kültürü sorgulamak

Kadına karşı olan hukusal normları belirleyip bunların üzerine gitmek

Evlat acısına son vermek

Ülkemizde feminizm hareketi geniş kitleler oluşturamamıştır. Çünkü Türkiye’de feminizm, Türk kadınının temel, yerel sorunlarından çok “cinsel özgürlükle“ sonuçlanan bir söylem oluşturmuşlardır. Sisteme karşı çıkan değil kendi çıkarlarını gözeten bir topluluk olmuşlardır. Oysa sorun sistem sorunudur. Sivrisineği yok etmek yerine bataklığı kurutmak gerekir. Ancak, feminist kadınlar sayesinde kadın konusu; yazılı ve görsel basında, sanat çevrelerinde daha çok gündeme gelmeye başlamıştır. Doksanlı yıllarda bu kadınlar, kısmen de olsa özgürlüklerini elde edince yavaş yavaş gözden kaybolmaya başlamışlardır.

Doksanlı yıllarda kadına uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddet de sık sık gündeme gelmeye başlamıştır. Töre cinayetleri, berdel, küçük yaşta evlenmeler, küçük yaşta anne olmalar, tecavüz, kuma, fiziksel şiddet sorgulanmaya başlamıştır.

Doksanlı yıllarda öne çıkan bir başka kadın hareketiyse kamusal alanda, eğitim alanında başörtüsüyle yer almak isteyen kadınların hareketi olmuştur. Bunlar inançlarını ve değerlerini korumak uğruna başta üniversiteler olmak üzere kamusal alanda mücadele etmeye başlamışlardır. Ya kendi değerlerinden vazgeçecekler ya da evlerine geri döneceklerdir. İkisini de istemeyenlerden bir peruklu kesim doğmuştur.

Günümüzde kadın, yazılı olmayan ahlak kuralları, geleneksel baskılar nedeniyle sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik alanlarda erkekle eşit değildir. Kadının eğitim düzeyi arttıkça iş bulma olanağı azalmaktadır. Kadınlar, kadınca denilen, uzmanlık gerektirmeyen, önü kapalı işlerde çalıştırılmak istenmektedir. Gerekçe olarak da kadının fiziksel yönden erkekten daha güçsüz oluşu, çocuk doğurunca doğum izni, süt izni gibi izinler kullanarak işgücünün düşeceği gibi sudan nedenler gösterilmektedir. “Eşit işe eşit ücret“ görüşü savunulmakta ancak, kadınlarla erkeklerin eşit iş ve ücretle çalışması konusunda sessiz kalınmaktadır.

Fziksel, cinsel, psikolojik boyutta kadına şiddet her yaş ve dönemde, her ortamda karşımıza gelmektedir. Her gün kadına şiddete yönelik haberler, yazılı ve görsel basında karşımıza gelmektedir. Bu haberler bile, yer alması bakımından çoğu kez yanlıdır. Şiddet; şiddeti uygulayanın ağzından verilmekte, ahlak kurallarına karşı gelen kadının şiddete uğraması neredeyse normal gösterilmektedir. Bunları yaşayan kadın sağlığını yitirmektedir. Sağlıksız birey de sağlıklı nesil yetiştiremez. Kız çocuklarının istenmemesi, erkek çocuk sahibi oluncaya dek çocuk yapılması, kız çocuklarının daha bedensel gelişimi bile tamamlanmadan evledirilmesi, çocuk doğurtulması, eğitim hakkından mahrum bırakılması kadına şiddetin bir başka boyutudur.

Günümüzde, özellikle büyük şehirlerde; kadının sesini, saçını bile günah, haram sayan camiatlar, tarikatlar yükselmektedir.Çok daha önemlisi ve tehlikelisiyse Cumhuriyetin kadına verdiği önem, haklar, sorumluluklar tartışılmaktadır. Kadının yerinin evindeki dört duvarın arası; görevinin çocuk doğurmak, çocuk büyütmek olduğu görüşü gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Yukarıda söz ettiğim sorunlarla boğuşan; günah, yasak, haram, ayıp içerisinde kıvranan kadınlarımızdan lirizm beklemek ne kadar doğru olur? Dediğim gibi sorun bireysel değil toplumsaldır, sistem sorunudur. Ancak sistem değişse de sistemin tortusu kadının üzerinde kalmaktadır. Kadının özgür olmadığı yerde erkek, erkeğin özgür olmadığı yerde kadın özgür olamaz.

Kadın şairlerde eksik olan lirizm erkek şairlerde de eksiktir. Hepimiz bu kültürün ürünüyüz. İnandıklarımızın mücadelesini vermeliyiz. Ancak kadınlar erkeklere göre kendilerine daha fazla sansür uygulamaktadır. Nazım’ın şiirlerine bakacak olursak memleket sevgisini, ideolojiyi görürüz. Tariflediği, fotoğrafını çektiği Türk kadını Anadolu kadınıdır. Kadın, ideolojik olarak kavga arkadaşıdır. “Mavi Gözlü Dev“ şiirinde “Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev/ Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz;/ Bahçesinde ebruli / Hanımeli/ Açan ev…“ dizeleri sanki kadını reddeder gibi. Kadınlar hakkında, kadınlarla ilişkileri konusunda Nazım’ın daha özel yazılmış dizelerine ben rastlayamadım.

Dünyanın en büyük şari de olsak kendimizi, eksiksiz sözcüklerin içerisine koymayı başaramayız. Hiçbir sözcük bir insanı eksiksiz anlatamaz. Hissettiklerimizin, algıladıklarımızın ne kadar çoğunu yansıtabiliyorsak, yazdığımız şiir de o kadar lirik ve büyük olur.

Nesrin Z. İNANKUL
Temmuz 2013

YORUM YAZ


Henüz yorum yapılmamış.