toplu blog ortamı

Mesleki Kıskançlık / Nesrin Z. İnankul / Kültür Sanat

Mesleki Kıskançlık

Türk Dil Kurumu “Bir kimse, bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin bir başkasıyla ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum,” olarak tanımlamış kıskançlığı. Tolstoy da “İnsanı alçaltan ve küçülten bir duygu,” demiş kıskançlık için. Bilimadamlarına göre kıskançlık doğuştan gelmez, sonradan kazanılır. Kültürel alışkanlıklar tarafından belirlenerek öğrenilmiş bir tepki olan kıskançlık duygusu; bütün toplumlarda, bütün bireylerde az veya çok yaşanır. Dozunda bırakılırsa hastalık değil, davranış bozukluğudur. Az bir kıskançlığın kişiye yararı bile olabilir. Günümüzde her durumda, her konumda kıskançlığı görebiliyoruz. Mesleki kıskançlık ise boyutları aşmış durumda. Yüksek eğitimli, birçok özellikle donatılmış kişilerde daha çok belirginleşmesiyse ciddi bir sorun.

Bir işletme düşünelim. Aynı zaman dilimi içinde, iş tarifine uygun vasıfta eleman çalıştırıyor olsun. Bu elemanlar zaman içinde birbirleriyle mesleki ve arkadaş ilişkilerine girerler. Kimi mesafeli, kimi de iç içedirler. Aralarında henüz bir çıkar ilişkisi yoktur. Her şey onlar için olumludur. Başlangıçta herkese işyeri eğitimi verilir ve belli görevler dağıtılır. Onlardan olumlu iş çıkarmaları beklenir. Öyle veya böyle aralarında gözle görülür bir rekabet yoktur.

Ne zaman ki sınırlı olan daha üst kademelere yükselmeleri söz konusu olur, işte o zaman rekabet ve sürtüşmeler, birbirlerinin önüne geçmek için çalımlar başlar. Gerek konumlarında daha yüksek bir statüye gelmek için, gerekse daha fazla gelir elde edebilmek için dışarıdan dost, canciğer arkadaş görünenler, içten içe birbirlerini yemeye başlarlar. Kendine özgüveni, özsaygısı eksik olanlar bunu hastalık derecesine getirebilir. Çünkü kıskanan kişinin kendine de zararı çok fazladır. Kendine saygısı olan kişi, kendine zarar vermez.

İşyerindeki ikili veya çoklu ilişkilerde gizli veya açık bazı anlaşmazlıkların olması doğaldır. Kişiler, bu olumsuzlukları genellikle içine atar. Bir adım öne çıkmak için gizli veya açık bir yarış başlar, kendilerine sunulacak olanaklar belli olsun ya da olmasın. Kendilerini rahatsız eden olumsuz davranış ve olayları zamanında, sıcağı sıcağına oturup konuşmaz, tartışmazlar. Vücut diliyle dahi dışa vurmazlar beğenmedikleri şeyleri. Öteler ya da susarlar. Önemsemez görünseler de aslında pek öyle değildir. Özellikle aynı işi yapan kişiler arasında bir üst göreve yükselmek için rekabet başlamıştır. Kişinin kendisinde olmayan herhangi bir başarıya ya da nesneye, bir başkasının sahip olması durumunda, ya kendisi de sahip olmak ister, ya da karşısındaki sahip olanın da kaybetmesini ister. Kıskançlığın ölçüsü kaçtığında etkileri ağırlaşır. Kin, kızgınlık, üzüntü, aşağılanma, suçlama, kendine acıma, korku arttıkça artar.  Bu da kişinin genel görünüşünü etkiler. Kendini bitkin hisseder; titreme, terleme başlar, sürekli soru soran biri haline gelir. Daha ilerisinde saldırgan davranışlarda bulunup şiddet uygulayabilir. Bunu yapamıyorsa dedikodu üretmeye başlar. Öfkesi artar, mutsuz olur, kendini değersiz, çaresiz, yalnız hisseder. Sesli veya vücut diliyle dışa vurulur bu ve benzer olumsuzluklar. Başlangıçta birbirlerinin dostu olarak görünenler gizli veya açık, az veya çok birbirlerinin düşmanı haline gelmiştir.

Bu durum arz ve talebin doğal sonucu mudur diye düşünmeden de edemiyorum. Bir işletmeyi prizmaya benzetirsek, üst kademelere çıkıldıkça; statü yükseldikçe (düz memur, kıdemli memur, şef yardımcısı, şef, kıdemli şef, ikinci müdür, müdür yardımcısı, vb.) rekabet ve kıskançlığın o denli yoğunlaştığını görüyoruz.

Aynı mesleği yapanlar arasında da yaşanan farklı bir şey değildir. Cenap Şehabettin “Haset başkasının balını kendi ağzında zehir etmektir,” diye boşuna dememiştir. Sahip olduğunu yitirebileceği, başkalarının sahip olduğuna kendisinin de sahip olması gerektiği duygusuyla kıskançlık başlar. Kişinin yaşamını alt üst eden bu duygu, ortada hiçbir neden olmadan da, bir tehdit ya da yitim söz konusu olduğunda da yaşanabilir. Kişi bu olumsuz duyguların farkına varırsa kendini sorgulamalıdır; yersiz bir kıskançlık mı yaşıyor, yoksa ortada gerçekten bir yitirme mi söz konusu? Ortada bir yitirme söz konusuysa önlemlerini diğer meslektaşlarına sorarak, onlara zarar vermeden alabilir. Kişi iletişim eksikliğini aşmalı, kendine güvenini arttırmalıdır. İçi sevgi dolu olan biri meslektaşını sayar, güvenir, danışır. Hiçbir neden yoksa abartılı ve çarpıtılmış bu düşüncelerinden kendini kurtarmaya çalışmalıdır. Hepimiz geçmişin yaralarını taşıyor, bunları iyileştirmeye çabalıyoruz. Kişi, içdünyasından kaynaklanan nedenlerden dolayı abartılı ve çarpıtılmış bir kıskançlık yaşayabilir. Olumsuz duyguları yok etmenin yolu, onları olumlu duygularla doldurmaktır. Beğenip imrenebiliriz. Keşke ben de yapabilsem, benim de olsa diyebiliriz. Daha da önemlisi sevgiyle yaklaşırsak kıskançlığı oluşturan duygulardan kurtulabiliriz.

Yukarıda da dediğim gibi, kıskançlığın nedeni ilk bakışta çıkar ilişkisi görünse de kişinin kendine olan özgüven ve özsaygının eksikliği diye düşünüyorum. Çünkü kıskanan kişinin kendine de zararı çok fazladır. Kendini suçlayabilir ya da kendini haklı çıkarmak için çabalayabilir. Bu iki duygu arasındaki gidip gelmeler de ruhsal dengeyi alt üst eder. Spinoza’ya göre, kıskanan biri için başkalarının mutsuzluğundan daha hoş ve bir başka kimsenin mutluluğundan daha katlanılmaz bir şey olamaz. İnsanda, kendisinde isteyip de ulaşamadığı her türlü nesnenin, durumun, gücün bir başkasında olmasına imrenme duygusu arttıkça, dozunu kaçırdıkça kıskançlık oluşmaya başlar. Kıskançlık arttıkça saldırganlığa dönüşebilir. Kendinde olmayanı bozma, yok etme çabası başlar. Böyle bir yarışın zararı kıskanan kişiye daha çok olur. Kişi yalnızlaşır, paranoyak davranışlar sergiler.

Burada mesleki kıskançlığa ağırlık verdim. Ancak yaşamın her boyutunda ne yazık ki kıskançlık hep var. Çoğu kişi öfke, korku, değersizlik, mutsuzluk, yalnızlık, çaresizlik içerisinde kıvranıyor. İnsanlar farkında olmadan veya bilerek bir yarış içindeler. Bu yarışı kaybedeceklerini düşünenler, kendilerini değersiz, önemsenmeyen, sevilmeyen, sayılmayan bir insan olarak düşünüyorlar. Yaşam koşullarının yanı sıra, kişinin eğitim düzeyi, yaşadığı kültür, edinimleri bu yarışı kıskançlığa dönüştürebiliyor.

Rekabet her zaman var ve olmaya da devam edecektir. Her yerde, her alanda görüyoruz ki insanlar, yeteneklerini göstermek, övülmek, beğenilmek istiyorlar. Günümüzde maddi bir çıkar ilişkisi olsa da, olmasa da kişilerin bir adım öne çıkmak istemelerinin, devamlı kendilerinden söz edilme beklentileri içinde bulunmalarının tanığı değil miyiz? En yakın dost bildiğimiz arkadaşların hatta kardeşlerin bile, zaman içinde birbirlerinden koptuklarını, birbirlerini nasıl yok saydıklarını, süpürdüklerini görmedik mi?  Biz, sevgiyle yaklaşırsak; belki karşımızdaki de bize öyle yaklaşacak, kıskançlığı doğuran nedenler ortadan kalkacaktır.

Ağustos 2013
Nesrin Z. İnankul

YORUM YAZ


Henüz yorum yapılmamış.