toplu blog ortamı

Zaten O an Karar Verdim / İdil Kacar / Kültür Sanat

ZATEN O AN KARAR VERDİM..

Sen ne kadar samimiysen, ben de öyle olacağım. Fakat ikimiz de bu samimiyeti sorgulamayacağız. Hayır, sıkıntılarım azalmadı sadece odak noktam olmaktan çıktı.

Bugün talihsizlikten kaç çocuk öldü sahi? Afrika’da ölen çocukların sayısını hesaplayan internet siteleri vardı; saniyelerin akışı gibi gözünün önünde artan rakamlara bakarken yanı başında duran saate gözün kaydı adım gibi eminim.

Neyse. Bugün bunları konuşmaya gelmedik. Çünkü biz oturduğu yerden dünyaya dertlenen ama kendi kör kuyusunda kaybolmuş ruhlardan değiliz. Bizim bir derdimiz varsa gözlerimizi kaçırmadan dillendirip bunu gerçek kılabiliriz. Hani geçen gün senin başına bir iş gelmişti. Sır gibi saklamıştın herkesten; oysa etrafındaki herkes bunu birbirine anlatıp duruyordu. Sanki ilk duyan ben olacakmışım gibi normalden daha az nezaketli çıkan sesinle anlatmıştın. Tam tamına 5 saat sürmüştü. Başına gelen şey oldukça sıradandı. Günde kaç kişi aynı şeyden yakınıyordur kim bilir ama sen bunun farkında olmadan, dünyanın mantığına sırtını dönüp saatler süren bir serzenişte kaybolmuştun. Seni sarsıp ‘aç gözlerini’ demek istedim ‘kendine gel’. Pencerenin önüne sürükleyip dışarıya bakmaya zorladım seni, hatırlıyorsun. Sokaktan geçen insanlara bakmaya başladık. İlk önce makosenleri üzerinde yalpalayarak yürüyen, yaşının üstünde makyajı gözlerinden aktı akacak kadına gözlerimiz ilişti. Yanından geçip giden yaşlı teyzenin topukların sesinden ürken haline gülümsedik. Sonra tanıdık biri göründü sokağın başında; köşedeki bakkal, hani her akşamüstü uğrayıp tek bir ekmek aldığın bakkalın kabadayı görünümlü sahibi. Adı neydi çıkartamadım şimdi. Bu adamı kabadayıya benzeten tek kişinin ben olduğumu biliyorum. Çünkü gereğinden fazla çelimsiz ve de ürkek. Suratına da, doğduğu anda delicesine korktuğu neyse onunla karşılaşmış gibi bir ifade yerleşmiş. Sana gelirken hep ona da uğrarım; yüzündeki ifadeyi görmem gerekiyor, sonradan unutuyorum. Bir insanın suratına böylesine bir ifadeyi yerleştiren ne olabilir; bunu anlamalıyım. Bu çelimsiz kabadayı benim için, bilindiği sanılan her şeyin aksini kanıtlayacak bir anomali sanki. O saatlerde sokaktan geçmesi tesadüf değil. Annesi alzheimer hastası, su içmeyi unutuyor, tuvaletini unutuyor, bazen var olduğunu ve karşısında üzüntüden harap olmuş bu adamın ne yapmaya çalıştığını bile unutuyor. Seni unutan bir annen var sanki varlığın şüpheli gibi düşünsene. Bakkala göz kulak olması için oğlunu bırakmıştır kesin; genelde öyle yapar. Karısının onu terk etmesinin üzerinden 12 yıl geçmiş olmalı. Oğlu, duyamıyor biliyorsun; sonradan sağır olmuş. Annesinin hastalığının nüksetmesiyle oğlunun sağır olduğunu fark etmesi aynı zamana denk gelmiş. Ali..Ali’ydi değil mi çocuğun adı? Ali aslında konuşabiliyormuş fakat zamanla susmayı tercih etmiş. ‘Kendi sesimi duyamayacaksam başkası neden duysun ki?’ diyerek cezalandırmış babasını. Hatırladın değil mi?

Şimdi söyle bana; o gün başına gelen sıradan bir olay için kendine neden eziyet ettin? Demek istediğim ‘senin derdin de dert mi sanki’ gibi bir şey değil sinirlenme hemen. Ama Ali var ya Ali; belki de sen sıradan şeylere bu kadar kafa taktığın ve her akşam ekmek alırken yüzünden mutsuzluk aktığı için korkuyor bu dünyadan. Belki her akşam ekmek almanın asıl nedeninin (ki her zaman sadece ekmek almıyorsun elbette) mahalle bakkallarını yaşatma azmin olduğunu bilse ve senin sıradan olayların yükü altında ezilmeyen kent sakinlerinden biri olmadığını anlasa, bunu senin gülümseyen suratından okusa o da korkmayacak. Sana seslenecek. Sesinin duyacağız Ali’nin..

Geçen gün okuduğumuz dergide ne diyordu Ahmet Ümit; “herkes her gün mutlu olmasa da bugünkünden daha fazla gülümsemeli”. Hatta dün üzerine konuştuk, sen yine mutluluğun dayattırılamayacağı mutsuzluğun ise bir tercih olduğu gibi saçma bir fikir ileri sürdün. Mutsuzluğunu tercihinmiş gibi sunmana dayanamıyorum. Sonra eve giderken düşündüm. Etrafımda amaçsızca çalan kornaların arasındaki insanlara baktım. Hepsinde bir telaş, bir öfke, sebebi belli olmayan tahammülsüzlük var. Bir şeyden kaçıyorlar ve bir şeye yetişmeye çalışıyorlar. Evlerine ulaştıklarında hepsi geride kalacak ve tamamen arınacaklar gibi. Onları da sarsmak istedim ‘açın gözlerinizi; kendinize gelin’. Tarihe baktığında, ki bilirsin tarihe karşı önyargılarım vardır, insan nüfusunu kontrol altında tutan bir güç var diyorum. Ya bir deprem, ya bir hastalık ya savaşlar, nüfusu kıran geçen ve dengeleyen sihirli bir el var. Baktım da içlerinden ruhları çekilmiş gibi yaşayan insanların nesli olmuşuz. Hani bir afet olsa herkes gönüllü olarak yok olacak, o denli. Yaşama güdüsü, sadece yeme içme barınma değil ki, söylesene haksız mıyım? Hani bunun kahkahası, sevmesi, güvenmesi? Ama biliyor musun sırf Ali için bile olsa böyle olmamalıyız. Olmaya başladıysak bile hemen durmalıyız, bir şeyler yapmalıyız, bunun için geldim sana. Bunu söylemek, fark ettirmek için. Söyle ne yapmam gerekiyor? Alıp başımızı gidelim mi, bu keşmekeşten başka bir yere, daha sakin küçük bir kasaba mesela? Olmaz diyorsun. Peki düşünelim o zaman; bizi mutsuz eden, sürekli telaşlandıran, acele ettiren, tahammülsüzleştiren neler var? İşin stresli doğru, sahi ne olmak istiyordun sen aslında? Belki geç değildir, belki asıl kayıp bir yerden başlamamandır. Anneni 2 senedir görmüyorsun biliyorum. Hadi topla eşyalarını atlayıp gidelim yanına, sürpriz yapalım, nasıl sevinir kadıncağız. Hem eski mahallende dolaşırsın, teyzene uğrarsın, kalabalık bir aile yemeği yenir, nefes alırsın. Düşüneceksin tamam. Sevgilinin seni gerçekten sevip sevmediğini bilmiyorsun; ona sunduğun şartlar yüzünden seninle birlikte öyle mi? Ama fazla paranoyaklaştın sen, nesi var canım kızın, gayet aklı başında mantıklı bir kadın işte. Aslında bence en büyük problemimiz de bu: bizlere güvenmeyi unutturdular. Artık eşimizden, dostumuzdan, karımızdan, patronumuzdan, başımızdaki devlet anadan korkar olduk. Çocuğundan şüpheye düşen anne babalar görüyorum artık; kendinden şüpheyle büyüyen çocuklar. Eskinin Yeşilçam filmlerine uzaylı görmüş gibi bakan zombilere döndük; o neşe, o samimiyet nasıl da uzak geliyor. Hele bak bir televizyona, aç bir kanalı, seyret bakalım, yarım saat yeter kafanı duvarlara vurmaya. Korka korka büzüşüveren bok böceğine döneceğiz hepimiz, az kaldı. Birine koşulsuz güvenmenin rahatlığını kaçırdık, samimiyeti öldürdük biz. Sen ne kadar samimiysen ben de öyle olacağım dedim ya başta, unut onu. Senden daha samimi olacağım; sen de eşek değilsin ya utanır anlarsın beni değil mi? Hadi kalk Ali’ye gidiyoruz. Onun duyması gereken şeyler var, sonra annende alacağız soluğu. Söylemeyi unuttum, gelirken bir amcaya yol verdim bana öyle bir gülümsedi ve el salladı ki, bugüne kadar yol vermediğim herkes için utandım. Zaten o an karar verdim buraya gelmeye. Umut var. Hala. Hadi.

İdil Kacar

YORUM YAZ


Henüz yorum yapılmamış.